Yaklaşık 15 ay önce, Kasım 2023’te, Lübnan hükümeti ABD’nin doğrudan dayattığı bir planı resmen kabul ederek Hizbullah direniş hareketinin silahsızlandırılması yönünde adım attı. O dönemde Washington’ın bu hamlesi, yalnızca Beyrut’taki dengeleri değil, bölgenin İsrail karşısındaki en caydırıcı gücünü hedef alıyordu. Emperyalist medya organlarının aylar boyunca körüklediği “Hizbullah silahları tehdidi” söylemi ise tam da Amerikan-İsrail ortak kontrolünün Lübnan üzerinde pekiştirilmeye çalışıldığı bir döneme denk gelmişti.

 

O dönemin hemen akabinde, hükümetin kararı açıkladığı gün İsrail bir hava saldırısıyla yine çok sayıda sivili öldürüp yaralamıştı. Sözde “ateşkes” 26 Kasım 2023’te yürürlüğe girmiş olmasına rağmen İsrail, o günden bu yana ateşkesi günlük olarak ihlal ederken Hizbullah taahhütlerine sadık kalmıştı. Devletin egemenliğini geri kazanma girişimini desteklediğini her fırsatta vurgulayan Hizbullah, tamamen silahsızlandırılma çağrılarını reddederek hükümetin dikkatini devam eden İsrail saldırılarına çekmeye çalıştı.

Hizbullah, Lübnan topraklarına değil, o toprakları işgal eden İsrail'e karşı Lübnan ordusunun yetersizliğinin sonucunda doğmuş bir oluşum olmasına rağmen medya kaynaklarını onu daha faklı bir örgüt olarak lanse etti.

 

O dönemde yapılan bir ankete göre, Lübnan halkının ezici çoğunluğu Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına, alternatif bir savunma stratejisi olmadığı takdirde karşı çıkıyordu. Yüzde 72’si Lübnan Ordusu’nun tek başına İsrail saldırganlığıyla başa çıkabileceğine inanmazken, yüzde 76’sı diplomasinin tek başına caydırıcı olabileceğini düşünmüyordu.

 

O hafta içinde yaptığı konuşmada Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, direnişin silahlarını işgal ve saldırılar sürdüğü müddetçe teslim etmeyeceğini açıkça ilan etmişti. Ona göre, Lübnan’ı, direnişi ve halkını savunma silahlarından yoksun bırakmak, “direniş savaşçılarının ve ailelerinin öldürülmesini ve evlerinden sürülmesini kolaylaştırmaktan” başka bir işe yaramazdı.

Kasım, Lübnan hükümetini ABD’nin emirlerini uygulayarak İsrail’in projesine hizmet etmekle eleştirirken, aynı zamanda “orduyu iç çekişmeye sürüklememesi” konusunda uyarmıştı. Hizbullah’ın ABD-İsrail projesine karşı savaşmaya devam edeceğini vurgulayan Kasım, hükümetten yeniden inşa ve saldırganlıkla mücadeleye odaklanmasını, ülkeyi “doymak bilmez bir İsrail saldırganına ya da sınırsız hırsları olan bir Amerikan tiranına” teslim etmemesini istemişti.

 

ABD-İsrail hedefi olarak Hizbullah’ın silahsızlandırılması

O dönemde Lübnan hükümeti, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını “güçlü devlet” inşasının bir adımı olarak sunuyordu. Oysa bu adım aynı zamanda ABD diktesini yerine getirmekten ve emperyalist Batı Asya vizyonuna uygun düşmekten başka bir anlam taşımıyordu. Askerî işgal altında yaşayan halkların direniş hakkına sahip olduğu gerçeği ise bu söylemde neredeyse hiç yer bulmuyordu.

 

Lübnan’da silah sahipliği yaygındır ve Hizbullah dışında onlarca grup silah ve etkili bir kapasiteye sahiptir, ancak görünen o ki yalnızca İsrail rejimine doğrultulabilecek silahlar “ciddi tehdit” olarak görülüyordu. Oysa Hizbullah, onlarca yıldır silahlarını tam da Lübnan’ı İsrail’e karşı savunmak için kullanmıştı.

Hareket, 1980’lerde, Siyonist sömürgeci projenin Filistin ve Batı Asya’daki soykırımcı fetih sürecinin hemen ardından, Güney Lübnan’ı işgal eden İsrail ordusuna karşı silahlı bir direniş hareketi olarak doğdu.

 

Hizbullah yalnızca bir askerî güç, siyasi parti ve toplumsal örgüt değildir; aynı zamanda halkın içinden doğmuş ve halkın bir parçasıdır. Hareket, 2000 yılında Güney Lübnan’ın kurtarılmasında belirleyici rol oynadı ve İsrail’in 2006 savaşı da dahil olmak üzere devam eden saldırılarına karşı Lübnan’ı savundu. Askerî kapasitesi Lübnan Silahlı Kuvvetleri’ni katbekat aşan bu direniş hareketi, ilerleyen apartheid rejimine karşı güçlü bir caydırıcılık oluşturuyordu.

 

Hizbullah’ın Ekim 2023’te Filistin’de devam eden soykırıma müdahalesinin ardından İsrail rejimi Lübnan’a yönelik saldırganlığını yoğunlaştırdı ve 2024 sonbaharında büyük çaplı bir savaşa yol açtı. İsrail terörü sonucunda binlerce Lübnanlı öldürüldü, yaralandı ve bir milyondan fazla sivil ülke içinde yerinden edildi.

 

Ateşkes örtüsü altında işgal ve saldırı

24 Kasım 2023’ten bu yana resmen yürürlükte olan “ateşkes”, İsrail terörünün devamı için bir örtmeceden ibaret. O dönemde (Temmuz 2025 itibarıyla) kaydedilen 4.151 İsrail ateşkes ihlali, yaklaşık olarak 3 bin kişinin ölümüne ve 6 bin kişinin yaralanmasına yol açmıştı. Bu ihlallerin 1.891’i kara, 2.136’sı hava, 124’ü ise deniz sınırını hedef almıştı. Lübnan hükümeti zaman zaman bu ihlalleri kınasa da, asıl odağını direnişin silahsızlandırılmasına yöneltmişti.

 

Savaşın yıkıcı sonuçlarıyla boğuşan Lübnan’da yeniden inşa ve ABD ile Arap ülkelerinin ekonomik yatırımları doğrudan Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına endekslenmiş vaziyetteydi. Bu da İsrail’in stratejik hedefleriyle birebir örtüşüyordu. O dönemde Lübnan, fiilen İsrail’in hava kontrolü altında süren bir askerî işgale maruz kalıyordu. Tel Aviv rejiminin, Filistin’de canlı yayında işlediği soykırımı sürdürürken her türlü hukuki çerçevenin dışında hareket ettiğini hatırlamakta fayda var.

 

Bugün neredeyiz?

Aradan geçen 15 ayda Lübnan hükümeti, ABD’nin dayattığı silahsızlanma planını fiilen uygulamaya koyamadı. Hizbullah’ın hem sahada hem siyasi arenada direnci, bu planın askıda kalmasına yol açtı. Ancak emperyalist baskılar azalmadı; aksine, İsrail’in Gazze’deki soykırımının ardından bölgede yeniden şekillenen dengelerde Lübnan’ın tamamen İsrail hegemonyasına teslim edilmesi hedefi daha da netleşti. Bugün itibarıyla İsrail’in ateşkes ihlallerinin sayısı 7.000’i aşmış, ölü sayısı 3 binden fazla. Hizbullah hâlâ silahlı direniş hakkını savunmakta, Lübnan halkının önemli bir kesimi ise ordunun tek başına caydırıcı olamayacağı görüşünde birleşmektedir.

 

Lübnan’ı İsrail’in vekili haline getirmek

Bölgenin tamamen İsrail hegemonyasına teslim edilmesi, uzun süredir devam eden emperyalist bir hedeftir. Ne var ki İsrail, Hizbullah’la bir kara savaşında başa çıkamadı. Lübnan’a yönelik kara işgal planları şiddetli bir direnişle karşılaştı ve başarısız oldu. Şimdi İsrail rejimi, Lübnan devletini, kendi başaramadığını tamamlaması için ABD gücünü kullanmaya çalışıyor.

Ekim 2024’te İsrail’in Lübnan’a yönelik büyük çaplı saldırısının zirvesinde, uçaklarla halı bombardımanı yaparken Lübnan halkına seslenen Netanyahu, halkı direnişe karşı kışkırtarak ülkelerini “geri almalarını” ve “Gazzelilerin gördüğü yıkıma düşmeden önce” barış ve refaha dönmelerini istemişti. Siyonist dezenformasyonun sunduğu bu “teslimiyet karşılığı refah” vaadi, ne yazık ki Lübnan’daki bazı siyasi ve medya elitleri arasında ana akım bir konu haline gelmiş durumda. Soykırım karşısında silahsızlanmanın “barış ve istikrara” yol açacağı iddiası, sebep-sonuç ilişkisini ters yüz eden akıl dışı bir argümandan ibaret.

 

Hizbullah’ın ve dolayısıyla Lübnan’ın silahsızlandırılması, İsrail rejimine karşı mevcut en önemli caydırıcı gücü ortadan kaldıracak ve Lübnan’ın soykırım tehdidi karşısında kararlı bir direniş ve savunma yeteneğini garantisiz bırakacaktır. Bu planlar, bölgede Batı destekli bir rejimin başa getirildiği Suriye’deki gelişmelerle de uyumludur. Suriye, sürekli İsrail bombardımanı altındayken dahi apartheid rejimiyle “normalleşme” anlaşması imzalamaya istekli görünüyor. Aynı şekilde ABD yönetimi, Arap rejimleriyle İsrail arasındaki sözde “Abraham Anlaşmaları”nın genişletileceğinin sinyalini verdi.

 

Emperyalist tasarımda Lübnan, zayıf ve pasif bir varlık olarak, tıpkı diğer çevre Arap rejimleri gibi İsrail’e kalkan olacak bir yapıya dönüştürülmek isteniyor. İsrail rejimi, Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırımını ve bölge halklarına karşı saldırgan savaşını sürdürürken, nihai hedeflerini açıkça ortaya koyuyor: “İsrail” sürekli genişleyen bir kolonidir, daha fazla toprak işgal etmeyi ve yerleşimci-sömürgeci fethinin önündeki her şeyi ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Lübnan, bu hedefin birincil odak noktası olmaya devam ediyor.